Eylül 08, 2026
Ağustos 22, 2026
Bu dünyada istediğinde çıkıp gidememekten, o çok beklendiğin yerlere varamamaktan daha kötü çok az his vardır. Bir yerlerde çok özlendiğini bilmenin hoşluğu ile o yerlere hep geç kalmanın burukluğu arasında geçiyor insanın ömrü.
Temmuz 07, 2026
Haziran 23, 2026
Haziran 15, 2026
Sent Antuan'ın güvercinleri
Bir gün Eleni'nin elleri geliyorBir sokaktan ilk defa deniz görünüyor."
Mayıs 29, 2026
Sokaklarda yürümek istiyorum. Sokakları duymalıyım. Evlerde duramam.
"Hep evlerde duralım istiyorsun sen! Bırak beni!"
Koskoca bir hapishaneye benzeyen bu şehir, her şeye rağmen, sonunun nereye vardığını bilmediğim binlerce sokakla dolu. Hala yürümediğim sokaklarla. Oysa sen, hep evlerde duralım istiyorsun. Bir evden diğerine. Yola çıkma fikrinden seni bu kadar ürküten ne?
Sokaklara düşelim istiyorum ben. Bilmediğim sokaklarda, daha önce hiç görmediğim bir çocuğun başını okşamak istiyorum. O çocukla birlikte yalnız geçirdiğim günlerin, doğuramayacağım çocuklarımın yasını tutmak istiyorum. İnsanları görmek istiyorum. Hem büyük bir içtenlikle sevdiğim hem köşe bucak kaçtığım tüm o insanları. Yaşamak istiyorum, senin aksine. Duymuyor musun?
Bırak beni.
Bu kocaman şehirde gidecek yerim yok artık.
Sığınacak kimsem.
Aşkım yok.
Sevincim.
Sen.
Yoksunuz.
Mayıs 14, 2026
Nisan 27, 2026
Mart 12, 2026
Yorulanlara ve Yokuş Yol'a
Mart 02, 2026
tra presenza e assenza
Şubat 16, 2026
Bundan yıllar önce, Beyoğlu'nda, salonu Haliç'e bakan bir evde M.'ye şöyle demiştim, Ankara'yı betimlerken:
"Denize bakmayan, ama ferah, çok ferah bir evin salonu gibi bir yer Ankara. Sakince bekliyor insan o şehirde. Geleceğinin çok fazla ihtimali yok. Çok beklenmedik şeyler olmuyor orada. Çok sıkıcı olmanın her seferinde kıyısından dönen bir sakinlikte, insanlar yaşayıp gidiyor, caddeden geçip giden diğer insanlarla birlikte kendi geçmişlerini de seyre dalıyorlar."
O günün üzerinden neredeyse 10 yıl geçmiş. M. uzaklarda, soğuk bir şehre taşındı. Ben hâlâ İstanbul'da. O son on yılda onlarca kez yolum Ankara'ya, eve uzandı. Her seferinde aynı sakinliği buldum, buluyorum. Şehre iner inmez beni karşılayan ayaz, hâlâ asık suratlı insanlar, yavaş ilerleyen bir akış, değişmeyen onlarca şey, ama nihayetinde değişmeyen o ev hissi.
Evi bırakıp dönmek zor iş. Ama insan evini yine de bir kaplumbağa gibi sırtına yükleyip götürüyor, nereye giderse gitsin.
Şubat 06, 2026
Saat sabahın 5'i. Bir dinlenme tesisinin soğuk bir masasında sıcak, iki bardak çay. Arkamda o sevmediğim şehri bırakıp yine yola düşmüşüm. Nereye? İçinde yaşayanlar, onu anlayanlar dışında kimsenin sevmediği bir şehre doğru. Denizsiz, soğuk bir şehir. Ankara. Yakamdan düşmeyen Ankara.
Ömrümde ilk kez ayaklarım geri geri giderek vardım Ankara'ya. Korktum. İnsan sevdiklerini kaybetmenin korkusunu hep içinde büyütüyor, yaşına, yaşadıklarına rağmen o korku hep bir filiz: hep büyüyen. Neyse ki korkularım bu sefer beni esir almadı. Ancak ardından gelen koca bir yüzleşme. O şehirden, o evden, yaşadığım evlerin arasında en çok "evde" hissettiğim o evden artık kopacak olmanın gerçekliği. Seni de bir gün arkamda bırakacağımı nereden bilebilirdim ki gri, soğuk şehir? "Nereye gitsem arkamdan geleceksin"
Ocak 19, 2026
saudade.
Ocak 07, 2026
il gioco del rovescio
İnsan bazen anlamaz ne yaşadığını, bilmez. Yaşadığı anı kaçırır, belki o yüzden romanlara şöyle bir ilk cümle ile başlar yazar: "Hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum."
"Ev bir yer midir yoksa bir his mi? İnsan evini nerede bulur, nereye kurar, nerede evde hisseder? Ev, mutluluk gibi zaman ve mekân tanımıyor olabilir mi?"







