Nisan 27, 2026

Birdenbire olan şeyleri değil de usul usul meydana gelişleri daha çok seviyorum.

Yaz mevsiminin ansızın gelişini değil de bir bankta otururken, yüzümü yavaş yavaş ısıtmasını seviyorum örneğin. Ya da güneşli günün getirdiği neşeyle, dolabın üst raflarında, günlerin uzamasını beklemeye terk edilmiş o sandaletleri çıkarıp kapının önüne koymayı. İnsan sevinçlerini böyle yavaş yavaş bir kenara dizmeli, soğuk günlerde hatırlayıp ısınmak için.





İnsanların küçük jestlerini de seviyorum. Yüzümde minik birer gülümseme bırakan şeyleri. Markette sıramı verdiğim için iki-üç kere teşekkür eden o yaşlı hanımefendinin yüzündeki minneti seviyorum. Ya da akşam üstü, başımız hafif bulutlarda bindiğimiz taksinin bitirim şoförünün bir anda müzik listesini arabesk şarkılardan 90'lara döndürmesini.

Kalabalıkları da seviyorum. Her ne kadar, nereye gidersem gideyim beni bulduğunu düşündüğüm bir gürültü denizine dönüşse de bu Istanbul, kalabalıklarıyla bile, beklemediğim zamanlarda bir huzura vardırıyor yolumu.

Bunlar böyle, usul usul, bir akşam üstü oluyor.

Ne diyordu Ulus:
"Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü...
Akşam mı? O kayıtsızdır... Bildiği gibi değişir, geçer, gider... Güzelsin..."

Kadıköy'de kayıtsız bir akşam ben bunları düşünürken, aynı kayıtsızlıkla dönüyor dünya.
Neyin hatrına dönüyor peki?
Kalabalıkların, sevinçlerin, sevdiklerimin hatırına.

"Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum, bozuluşumsun...
Pazarlık etmem... Markette yoksun... Reklamın yok!
Gerçekten... Güzelsin..."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder