İnsan bazen anlamaz ne yaşadığını, bilmez. Yaşadığı anı kaçırır, belki o yüzden romanlara şöyle bir ilk cümle ile başlar yazar: "Hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum."
Bazen de durum tam tersidir. O "an"ın içindeyken ne kadar mutlu olduğunu bilir, akan zamanı durdurmak ister içten içe. Ve vakit geçtikte, o "an" vapurun boğazda süzülerek geçip gittiği gibi ilerledikçe, mutlulukla karışık bir hüzün dolar insana. Birkaç saat sonraki dönüş yolculuğunu düşünür, vapurun son iskeleye varışını, iskeledeki çiçekçi kadınları, etraftaki renk cümbüşünü, akşamın gürültüsünü ve tatlı esintisini. O mutlu gün de diğerleri gibi son bulacaktır nihayetinde. Tüm bu duyguları yüreğine bastırır sıkıca bir Ocak akşamı. Nihayetinde eve dönülecektir ama akılda hep o sorularla:
"Ev bir yer midir yoksa bir his mi? İnsan evini nerede bulur, nereye kurar, nerede evde hisseder? Ev, mutluluk gibi zaman ve mekân tanımıyor olabilir mi?"
Vapur iskeleye yanaşır. Yolcular vapurdan iner usul usul, eve varma uğraşına girer çoğu. Aralarında eve gitmek istemeyenler de çıkar ara sıra. Son bir kahve, çay içilir, son bir sofraya oturulur yeniden. Sonra veda zamanı yaklaşır yine. Bir zorunluluk hissi. Eve dönmeye dair.
İçlerinden biri yeniden aynı soruyu sorar:
"Ev bir yer midir yoksa bir his mi?
Neresi sahi ev? İnsan nereye sığınır, nerede huzur bulur?
Şart mıdır dört duvar ya da bir çatı?"
Son kahveler, son sigaralar içilir. Masa toplanır. Gün biter.
"Belki de hayatımın en mutlu günüydü."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder