Mayıs 29, 2026

Sokaklarda yürümek istiyorum. Sokakları duymalıyım. Evlerde duramam.

"Hep evlerde duralım istiyorsun sen! Bırak beni!"

Koskoca bir hapishaneye benzeyen bu şehir, her şeye rağmen, sonunun nereye vardığını bilmediğim binlerce sokakla dolu. Hala yürümediğim sokaklarla. Oysa sen, hep evlerde duralım istiyorsun. Bir evden diğerine. Yola çıkma fikrinden seni bu kadar ürküten ne?

Sokaklara düşelim istiyorum ben. Bilmediğim sokaklarda, daha önce hiç görmediğim bir çocuğun başını okşamak istiyorum. O çocukla birlikte yalnız geçirdiğim günlerin, doğuramayacağım çocuklarımın yasını tutmak istiyorum. İnsanları görmek istiyorum. Hem büyük bir içtenlikle sevdiğim hem köşe bucak kaçtığım tüm o insanları. Yaşamak istiyorum, senin aksine. Duymuyor musun?

Bırak beni.

Şimdi başka bir şehir aklımda. Yorulmadan sokaklarını yürüdüğüm başka bir şehir. İlk gençliğim, ilk aşklarım, ilk sevinçlerim, ilk özlemlerim, ilk göz yaşlarım.
Dönmek istiyorum, yarım bıraktığım yollarına o şehrin. Bende bıraktığı yaraları kapatamam belki, hatta yeni yaralarım açılır ama dönmek istiyorum. O şehrin sokaklarında düşe kalka ilerlemek istiyorum.

Bu kocaman şehirde gidecek yerim yok artık.

Sığınacak kimsem.

Aşkım yok.

Sevincim.

Sen.

Yoksunuz.

Mayıs 14, 2026

İstanbul.

Kendi kendini tanımlayan bir kelime. Konstantin'in şehri. Senin şehrin, benim, bizim.

Şimdi, sen içindesin diye güzel. Sen içindesin diye bu denizin rengi güzel. Bu demli çaylar, bu hafif rüzgar sen içindesin diye güzel bu şehirde.

Aklımda üç sahne var, İstanbul'u anlatan.

İlki Ferzan'ın Hamam filmindeki o puslu şehir. Eminönü'nün üstlerinden görünen, vapur dumanlarının gökyüzüne karıştığı, filmin başrol oyuncusu kadının çıkıp bir terasta sigarasını yaktığı, derin derin içine çektiği o şehir. Hüzünlü bir İstanbul bu. Beni çok derinlere alıp götüren, bazen orada bırakan, o anda durduran, zamanı da durduran bir yansıması şehrin.




İkincisi Cihangir'in sırtlarında ilk kez gördüğüm o masmavi İstanbul. Yaşım yirmi. Aşığım. Çok aşığım. Yanımda, beni asla bırakmayacağını umduğum, dilediğim o adamla. Üzerimde onun kokusu, İstanbul'un kokusu, merdivenlerden iniyoruz usul usul. Roma parkı karşımızda. Onun biraz ötesinde mavilikler, daha da ötesinde boğazın suları. Adamın elini tutuyorum. Beni hiç bırakmasın istiyorum. Aşık bir İstanbul bu. Her hatırladığımda içimde çiçekler açtıran, yüzümde yıllar sonra bile bir gülümseme bırakan, huzurlu bir yansıması şehrin.


Üçüncüsü Üsküdar'da, bir caddede yürürken, bu kez senin yanında, duyduğum bir İstanbul akşamı. Bu kez yaşım otuzu geçiyor. Şehir, o cadde, o insanlar, o kalabalık, hiçbiri umurumda değil. Şehir dediğim, ev dediğim senin omzun olmuş. Ankara'dan, o ev diye bildiğim şehirden henüz dönmüşüm. Yolumu, yönümü yine bulamamışım derken seni bulmuşum karşımda. Sen. Beni bir gün bırakacak olan sen. Ve İstanbul, bir gün bırakıp gideceğim İstanbul. Ayrılığa gebe bir İstanbul bu. Aşkın, solan umutların, olmayan geleceğimizin hüzünlü bir yansıması.

İstanbul.
Önce mutluluğun, ardından hüznün ve aşkın, nihayetinde ayrılığın şehri İstanbul.

Nereye gidersem gideyim arkamdan gelecek İstanbul.
Biliyorum.
Nereye gidersem gideyim aklımda, benimle kalacaksınız.
Biliyorum.
Sen de İstanbul da.