Ağustos 29, 2014

Le mine vaganti

Sırt çantamda bir kavanoz vişne reçeli, iki çocukluk fotoğrafı, akılda anneanne gülüşüyle döndüm İstanbul'a. Bir pazar günü. Hayli sıkıntılı bir pazar günü. Pazar günlerini hiç sevmem.



Pazartesi bir telaş okula gittim. Okulun bahçesindeki kedilerin bin selamı var. Her bünyeye iyi gelmeyen pazartesi bana iyi geldi sanırım. İstanbul'u özlemişim. Bolca bulut seyrettim, boş tramvaylarda hayaller kurarak camların arkasındaki hayatları merak ettim, omzumda bir çantayla. Omzumdaki çantada "I have absolutely no idea what I'm doing with my life"* yazıyor hem de. Ne aldatmaca ama! Bir ay sonra tam bugün, Siena'da bir odada olacağım bulutların arasından geçip giderek.

Aklım dolu. Çok dolu. Hiçbir şeye yetişemiyorum. Salı günü vize görüşmem var, bir hayli heyecanlıyım. Şu işler biraz toparlansın size bir "Erasmus'la başa çıkma yazı dizisi" hazırlayacağım.

Saadet hala uzak, dünya hala gürültülü ve biz elbette hep yorgunuz.

Kalkıp bir bardak dolduruyorum, kırmızı. Demli bir akşam çayı. Akşamlar hep böyle yorgun ve biraz mutsuz. Ama akşam, elinde çay, kapımı çalıyor, mutsuzluğu paylaşmak için. İnsanlar da mutsuzlukları paylaşabilmeli. Mutsuzluğu da bilmeli. Neyse ki hep huzursuz birer serseri mayın olmayı tercih edenleri çektim hayatıma. Serseri mayınları, cahil perileri seviyorum.

Arrivederci.


*Hayatta ne yaptığımla ilgili en ufak bir fikrim yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder