Eylül 16, 2014

Ev, olmayan bahçe, olmayan vişne ağacı.

İstanbul'a döneli üç hafta oluyor. Sırt çantasındaki yolculukta biraz yorulan vişne reçeli azalıyor, günler de azaldıkça. İnsanlar azalıyor. Veda etmeye alışmamakta ısrar ediyorum. Bir şarkı çalıyor. İtalya'dan dönünce, baharda, Yunanistan'a gidelim! "Baharda yine geliriz."

İtalyan Konsolosluğu, Tomtom Kaptan Sokak'ta. İki sabah üst üste, sabaha günaydın diyerek kapısını aşındırdım konsolosluğun. Geçen hafta da vizeyi alıp yokuş aşağı sırıtarak koştuğumu görmediniz, kaçırdınız. Vize belgeleri azıcık uğraştırsa da pasaportu havaya sallarken hissedilen mutluluğa değdi. Geriye ne kaldı? Gözüm yol çekiyor. Beş aylık bir bavul hazırlayıp bir uçağa binip gideceğim bir pazartesi günü. Ve yine sabah. Sabah denilse, bir şiir yazılsa. Üç kere "Gidiyorum" diye uyansam.



Ardımı düşünüyorum. Olmayan bahçeyi, evi. Kalıp bekleyecekleri, küçük aileyi. Kedileri düşünüyorum, eski zaman sözlerini. "Sen de gidiyorsun, benim kimsem kalmıyor." Kalbimde acıyla gidiyorum, kalbimde sevinçle. Her şey yine benim kalbim oluyor.



Eylül bitiyor. Eylül kocaman bir "Hadi eve dönelim, çay içelim" ayı. Eve döndük, bir bardak doldurduk, içtik ve bize biraz müsaade.

Ağustos 29, 2014

Le mine vaganti

Sırt çantamda bir kavanoz vişne reçeli, iki çocukluk fotoğrafı, akılda anneanne gülüşüyle döndüm İstanbul'a. Bir pazar günü. Hayli sıkıntılı bir pazar günü. Pazar günlerini hiç sevmem.



Pazartesi bir telaş okula gittim. Okulun bahçesindeki kedilerin bin selamı var. Her bünyeye iyi gelmeyen pazartesi bana iyi geldi sanırım. İstanbul'u özlemişim. Bolca bulut seyrettim, boş tramvaylarda hayaller kurarak camların arkasındaki hayatları merak ettim, omzumda bir çantayla. Omzumdaki çantada "I have absolutely no idea what I'm doing with my life"* yazıyor hem de. Ne aldatmaca ama! Bir ay sonra tam bugün, Siena'da bir odada olacağım bulutların arasından geçip giderek.

Aklım dolu. Çok dolu. Hiçbir şeye yetişemiyorum. Salı günü vize görüşmem var, bir hayli heyecanlıyım. Şu işler biraz toparlansın size bir "Erasmus'la başa çıkma yazı dizisi" hazırlayacağım.

Saadet hala uzak, dünya hala gürültülü ve biz elbette hep yorgunuz.

Kalkıp bir bardak dolduruyorum, kırmızı. Demli bir akşam çayı. Akşamlar hep böyle yorgun ve biraz mutsuz. Ama akşam, elinde çay, kapımı çalıyor, mutsuzluğu paylaşmak için. İnsanlar da mutsuzlukları paylaşabilmeli. Mutsuzluğu da bilmeli. Neyse ki hep huzursuz birer serseri mayın olmayı tercih edenleri çektim hayatıma. Serseri mayınları, cahil perileri seviyorum.

Arrivederci.


*Hayatta ne yaptığımla ilgili en ufak bir fikrim yok.

Ağustos 20, 2014

Ankara Günlükleri-2: Kumrular Caddesi'nde bir sokak lambasıyım


"Merhabalar" diyen o çocuğun sesini duyuyordum, birden. Kumrular Caddesi'nde bir ara sokakta oturuyordum. Yalnız değildim. Ankara'ya gelirken de yalnız olmam gerekir zehabında değildim, güzel ağamın söylediğinin aksine. O akşam henüz o naif şarkıyla tanışmamış, henüz birlikte birer kahve içmemiştik, biri şekerli diğeri şekersiz. Akşam yavaş yavaş iniyordu şehre. Bir ara sokakta oturuyorduk, iki kişi. Önümüzden insanlar geçiyordu, çoğu sessiz. "Hayır, ben öyle değilim, olamıyorum. Kimden neyi saklamalı?"

Bu sokakta aynı köşede kaç kere oturduk, kaç kere dünyanın yükü daha da ağır hissettirdi kendini? O kadın kaç kere uzaklara baktı, kaç kere yolun karşısından geçip giden insanlar hakkında fikirler yürüttük, kaç kedi geçti önümüzden? Kumrular Caddesi'ndeki onlarca sokak lambasından biriydim o akşam. Işığıma razı olamıyordum. Gitmek isteğiyle dolup taşıyordum. Gidecektim de, biri beni buralardan sürükleyerek götürecekti. İçine gömüldüğüm betondan sökülüp götürülecektim. Gidecektim. Buna ihtiyacım vardı.

Ama o ses? Bir kadınla bir adam geçiyor iki adım önümden. "Akşama yemeğin yanına salata da yapalım." İki kişilik bir masada oturuyorlar, eve gidip. Kadın sofrayı kuruyor, adam salatayı yapıyor. Bol yeşillik seviyor adam salatada. Domatesleri ince ince doğruyor. Bir ara gülümsüyor kadına bakıp. O an mutlular, o an. O anın fotoğrafını çekiyorum. Film bitiyor, bir poz daha yok.

"Merhabalar" diyor çocuk yeniden. Dönüp arkama bakıyorum, yok. Bir merhabayı dahi ikiye çoğaltan bir çocuk neden iki kişilik bir masada oturmaya tereddüt etsin diye düşünüyorum. Bir cevap bulamıyorum. "Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım."

Şarkının adı, zayıf, kıvırcık saçlı çocuğun söylediği çoğul cümle ile aynı. Dün gece bir ara yağmur yağdı, kalkıp apartmanın önündeki sokak lambasını seyrettim biraz. Gölgesine razı ve mutlu görünüyordu. Asla onun gibi olamayacağımı biliyordum. Dönüp bir bardak doldurdum, eflatun. Gün ağarıyordu. Yine aynı şarkı.

Bu şehirden uzakta olan o çocuğu o gün, bu şehrin en sevdiğim sokağında bıraktım. O orada yoktu, hiç olmamıştı. Ben onu buldum, getirdim ve o sokağa bıraktım, o sokak lambasının altına. Ben gölgeme asla razı olamayacağım. Elbet gidecektim, belki bu denli erken değildi ama gidecektim. Onu, orada bıraktım. Mutlu anılarla. Ben ise gideceğim. Güneş doğuyor. Şarkı aynı.

Merhabalar.


Ağustos 18, 2014

Ankara Günlükleri-1: Kızartma Kokuları ve Çocukluğum

Salı günü erken bir otobüsle yola çıkıyoruz. Aklımda en çok Ahmet Telli'nin dizeleri, elimde bir defter, üzerinde bir cümle: "Ne zaman terk edilmiş pazar yerleri gibi hissetsem bozkıra, eve dönerim."

Size biraz Ankara'dan bahsedeceğim.

Doğumumu kutladığım o akşam -ki artık kutlamaları eskisi kadar önemsemiyorum- terk edilmişliği hissediyordum kalbimde. Şairin fısıldadığıydı bu: Her şey benim kalbimdir. Terk edilmiştim. Bir yerlerde ıssız ve savruk bırakılmıştım. Kim tarafından, neden, ne sebeple? Çok da önemi yoktu. "Varsın, bu yeter bana." diyen ağızlara kanmıştım. Ama onlar yoktu artık. Bir sabah daha uyanmak istemiyordum İstanbul'da. Gitmeliydim.



Bir otobüs, bir mola yeri, iki demli çay, patatesli bir dilim börek. Sonra kupkuru bir hava, bir anons, hayli çirkin bir bina, terminal ve sonunda Ankara!

Oldum olası AŞTİ'yi sevmem. Çok insanı uğurladım o yazın bile soğuk olan terminalin kirli camlarının ardında. Uğurladıklarım bazen geriye döndü, bazen yitip gitti. Vedaları sevmem. Terminalleri, havaalanlarını hiç sevmem. Garları ise belki, biraz.

Terminalin içinden taksiye binmemeye yeminliyiz, yolun karşı tarafına geçeceğiz. Alt geçitte ilerlerken bol bol laf atıyoruz Ankara'da saltanatı ilan eden şahsa. Gözlerimiz nihayet bulutlara kavuşunca Ankara'nın o kavurucu sıcağı bizi karşılıyor. Geçip oturuyoruz.

Caddeler, binalar, şehrin bu sakin ama bir o kadar da her an gürültü yapıp ortalığı dağıtmaya başlayacak çocuk ruhu aynı, değişmemiş. Sahi ne değişebilir ki Ankara'da? Bir gün onu değişmiş bulacak mıyım acaba? Değişsse de sevecek miyim? Bir an için o arabadan inip, bütün sokaklarında dolaşmak istiyorum. Onunla yeniden tanışmak, yeniden konuşmak. "Bak işte, geri geldim!" demek istiyorum. Ama yapamam. Çünkü yine gideceğim. O uzak, az bulutlu şehre döneceğim onu bırakıp. Kimseye umut veremem. İncitemem. Yeterince yaptım bunu. 

Bir uykudan uyanmış gibi anneanne evinin kapısında buluyorum kendimi, zaman nasıl geçti anlamadan. Bu apartman, bu kokular, bu mahalle. Her şey benim kalbim oluyor birden, her şey benim çocukluğum. Anneanne kokusu, demli çay, yeşil zeytin, vişne reçeli. Canımın helvasını kavuruyor bu ev, ruhum pamuk oluyor. Terk edilmişliğimi silip atıyor bütün mutlu hatıralar. Akşama yatak, döşek seriliyor. Mis kokuyor çarşaf. Bazen -o uzak şehirde- bu çarşaf kokusuna bile hasret kalıyorum. Beni bu denli bu şehre, bu eve, bu bozkıra bağlayan ne?



İlk gece odamın kapısı açık yatıyorum. Hiç alışık değilim oysa bu duruma. Ama istiyorum ki çocuk ruhum dolaşsın bu evin bütün odalarında. Ruhum mısra çekmekten yoruldu, biraz ışıkları kapatıp saklansın. Duvarlara dokunsun, el yordamıyla bulsun yolunu. Ne zamandır bıktı zincirinden.

Ruhum bir akşam güneşin batışını izlesin bir köşede, yanında nicedir canına dost olan ama çoktandır bu şehirden sıkılan kadınla. Ama bu şehir biraz da o kadın demek. Caddelerde yürüyoruz, kuşlarla konuşuyoruz, aynı şeylere gülüp, aynı şarkıya yabancılık çekiyoruz. Aynı şeylere yüksek sesle söyleniyoruz. Yakın yürüyoruz birbirimize, hep yakın yürüyoruz. "Kaküllerim uzadı, gözümün önünü göremiyorum yürürken" diyorum. Gülüyor. Ama öyle iyi biliyorum ki kazara düşecek olsam içi nasıl yanar. Aynı akşam eve aynı otobüsle dönerken bir hafta sonra vedalaşacağımızı düşünüp içimiz aynı anda yanıyor, sessiz sedasız. "Neyse nasılsa Galata'ya yine gideceğiz, merak etme" diyorum. Altı ay sonra ancak yeniden görebileceğim onu. Bırakıp gitmek bu günlerde çok ağırlaşıyor.

Akşam apartmanın merdivenlerini çıkarken burnumda kızartma kokusu. İstanbul'da olsam kuvvetle muhtemel "Bu saatte de kızartma mı yapılırmış canım?!" diye söylenirdim. Ama bu koku... Eve girer girmez anneanneye bin rica, en yakın zamanda bir yumurtalı patates yapsın. Balkonda, yanında sıcak çay, iki yeşil zeytin, birazcık peynir. Bir de vişne reçeli. Biraz çocukluğum. Biraz gençliğim.

Bazen bu evi sırtıma atıp gidesim geliyor uzaklara.

Ankara'yı sevmekten hiç esirgemiyorum kendimi. Ne zaman çok sevsem beni bırakıp gidenlerin aksine o gitmiyor, bırakmıyor hiç.