Salı günü erken bir otobüsle yola çıkıyoruz. Aklımda en çok Ahmet Telli'nin dizeleri, elimde bir defter, üzerinde bir cümle: "Ne zaman terk edilmiş pazar yerleri gibi hissetsem bozkıra, eve dönerim."
Size biraz Ankara'dan bahsedeceğim.
Doğumumu kutladığım o akşam -ki artık kutlamaları eskisi kadar önemsemiyorum- terk edilmişliği hissediyordum kalbimde. Şairin fısıldadığıydı bu: Her şey benim kalbimdir. Terk edilmiştim. Bir yerlerde ıssız ve savruk bırakılmıştım. Kim tarafından, neden, ne sebeple? Çok da önemi yoktu. "Varsın, bu yeter bana." diyen ağızlara kanmıştım. Ama onlar yoktu artık. Bir sabah daha uyanmak istemiyordum İstanbul'da. Gitmeliydim.
Bir otobüs, bir mola yeri, iki demli çay, patatesli bir dilim börek. Sonra kupkuru bir hava, bir anons, hayli çirkin bir bina, terminal ve sonunda Ankara!
Oldum olası AŞTİ'yi sevmem. Çok insanı uğurladım o yazın bile soğuk olan terminalin kirli camlarının ardında. Uğurladıklarım bazen geriye döndü, bazen yitip gitti. Vedaları sevmem. Terminalleri, havaalanlarını hiç sevmem. Garları ise belki, biraz.
Terminalin içinden taksiye binmemeye yeminliyiz, yolun karşı tarafına geçeceğiz. Alt geçitte ilerlerken bol bol laf atıyoruz Ankara'da saltanatı ilan eden şahsa. Gözlerimiz nihayet bulutlara kavuşunca Ankara'nın o kavurucu sıcağı bizi karşılıyor. Geçip oturuyoruz.
Caddeler, binalar, şehrin bu sakin ama bir o kadar da her an gürültü yapıp ortalığı dağıtmaya başlayacak çocuk ruhu aynı, değişmemiş. Sahi ne değişebilir ki Ankara'da? Bir gün onu değişmiş bulacak mıyım acaba? Değişsse de sevecek miyim? Bir an için o arabadan inip, bütün sokaklarında dolaşmak istiyorum. Onunla yeniden tanışmak, yeniden konuşmak. "Bak işte, geri geldim!" demek istiyorum. Ama yapamam. Çünkü yine gideceğim. O uzak, az bulutlu şehre döneceğim onu bırakıp. Kimseye umut veremem. İncitemem. Yeterince yaptım bunu.
Bir uykudan uyanmış gibi anneanne evinin kapısında buluyorum kendimi, zaman nasıl geçti anlamadan. Bu apartman, bu kokular, bu mahalle. Her şey benim kalbim oluyor birden, her şey benim çocukluğum. Anneanne kokusu, demli çay, yeşil zeytin, vişne reçeli. Canımın helvasını kavuruyor bu ev, ruhum pamuk oluyor. Terk edilmişliğimi silip atıyor bütün mutlu hatıralar. Akşama yatak, döşek seriliyor. Mis kokuyor çarşaf. Bazen -o uzak şehirde- bu çarşaf kokusuna bile hasret kalıyorum. Beni bu denli bu şehre, bu eve, bu bozkıra bağlayan ne?
İlk gece odamın kapısı açık yatıyorum. Hiç alışık değilim oysa bu duruma. Ama istiyorum ki çocuk ruhum dolaşsın bu evin bütün odalarında. Ruhum mısra çekmekten yoruldu, biraz ışıkları kapatıp saklansın. Duvarlara dokunsun, el yordamıyla bulsun yolunu. Ne zamandır bıktı zincirinden.
Ruhum bir akşam güneşin batışını izlesin bir köşede, yanında nicedir canına dost olan ama çoktandır bu şehirden sıkılan kadınla. Ama bu şehir biraz da o kadın demek. Caddelerde yürüyoruz, kuşlarla konuşuyoruz, aynı şeylere gülüp, aynı şarkıya yabancılık çekiyoruz. Aynı şeylere yüksek sesle söyleniyoruz. Yakın yürüyoruz birbirimize, hep yakın yürüyoruz. "Kaküllerim uzadı, gözümün önünü göremiyorum yürürken" diyorum. Gülüyor. Ama öyle iyi biliyorum ki kazara düşecek olsam içi nasıl yanar. Aynı akşam eve aynı otobüsle dönerken bir hafta sonra vedalaşacağımızı düşünüp içimiz aynı anda yanıyor, sessiz sedasız. "Neyse nasılsa Galata'ya yine gideceğiz, merak etme" diyorum. Altı ay sonra ancak yeniden görebileceğim onu. Bırakıp gitmek bu günlerde çok ağırlaşıyor.
Akşam apartmanın merdivenlerini çıkarken burnumda kızartma kokusu. İstanbul'da olsam kuvvetle muhtemel "Bu saatte de kızartma mı yapılırmış canım?!" diye söylenirdim. Ama bu koku... Eve girer girmez anneanneye bin rica, en yakın zamanda bir yumurtalı patates yapsın. Balkonda, yanında sıcak çay, iki yeşil zeytin, birazcık peynir. Bir de vişne reçeli. Biraz çocukluğum. Biraz gençliğim.
Bazen bu evi sırtıma atıp gidesim geliyor uzaklara.
Ankara'yı sevmekten hiç esirgemiyorum kendimi. Ne zaman çok sevsem beni bırakıp gidenlerin aksine o gitmiyor, bırakmıyor hiç.