Mart 12, 2026

Yorulanlara ve Yokuş Yol'a

Yine Mart.
Yine beklemeler,
yine dalda çiçek,
denizde vapur dalgası,
yine şiir,
yine söz.

Son birkaç yılın bu günlerini hep bekleyerek geçirmişim. Evdeki çiçeğin açmasını, havanın ısınıp içimi de ısıtmasını, yolculuklara çıkmayı, sevdiklerime kavuşmayı bekleyerek. İlkbaharı beklemişim belki de en çok. İlkbahar, yazın habercisi. Sanmışım ki ilkbahar gelecek, içim çiçek açacak, sonra biraz daha gözümü ufka dikip yazı bekleyeceğim. Yaz gelecek ve sonsuza kadar mutlu olacağız.

Her hikaye mutlu sonla bitmiyor.
Çoğu hikaye mutlu sonla bitmiyor.

Bu iklimde, bu şehirde, bu yaşımda ben bunu nihayet kabul edebiliyorum. Beklemekle bir yere varılmadığını, yola çıkmak gerektiğini, ama yola çıksam da o yolun yokuş olabileceğini ve yine, yeniden yorulacağımı. Yokuşla bir alıp veremediğim de yok aslında. Ömrümün çoğunu geçirdiğim iki kentin de bol yokuşlu yollarını yürüdüm ne de olsa.

Yine bitmez bir yorgunluk üzerimde.
Koşup kavuşamamanın yorgunluğu bazen.
Bazen içini dökememenin,
Bazen de bekleyip de istediklerini duyamamanın yorgunluğu.
O çok beklediğim günlerin bir türlü gelmemesi belki de.



Oysa biz, bugüne dek hep bir yolda olma haline inanmadık mı? Bir direnmeye, bir tutunmaya, ayak diremeye.
Ama insan en çok direndiği yerden, tutunduğu daldan vuruluyor.

"söyle ben saçlarımı kestirirsem ne olur
bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur"

"sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
...
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar"


Anneler, şiir ve Turgut Uyar kaçar gibidir.
Yine de, iyi ki şiirler var.



Mart 02, 2026

tra presenza e assenza

Şöyle bir söz okudum geçenlerde: "İnsan ev duygusunu kaybedince, yaşamak biraz savrulmaya benziyor."

Hep bir savrulma halinden geçtiğimi, yüzüme vuran keskin bir kış soğuğu gibi hatırlattı bu söz bana. Bir ay önce, hatıramda ev diye yerini işaretlediğim, haritalarda ev diye üstünü çizdiğim o şehirdeyim. Şimdiyse o şehirden uzakta. Savrulmaktan vazgeçeceğim, durulacağım diye kendime öğütler verdiğim bir anda yine kendini hatırlatıyor ev hissi.





Yine aylar önce.
Bir Kasım ayı.
Üsküdar'da uzun bir yürüyüşün öznesiyim. Yalnız değilim. Yanımda sen varsın. Yürüyoruz. Ev diye bildiğim o şehirden henüz dönmüşüm. Bir evim olsun yeniden diye, koşarak sana gelmişim. Senin yanında evdeymişim hissi ciğerime dolmuş, gözlerim mutlulukla yaşlı.

Şimdi aylar sonra.
Bir Mart ayı.
Sen aynı şehirde ama uzaktasın. Yanımda ama değilsin. Var ile yok arasında, bir uçurumun kenarında yürüyoruz. El eleyiz ama. Hâlâ el eleyiz. Birimiz diğerinin elini bıraksa düşeceğiz, kaybolacağız, yiteceğiz o uçurumda.

Haftalardır aynı soru içimde.
Gücüm var mı senin elini bırakmaya?
Var mı?
Yok mu?

Var ile yok arası, yoktur.

Şubat 16, 2026

Bundan yıllar önce, Beyoğlu'nda, salonu Haliç'e bakan bir evde M.'ye şöyle demiştim, Ankara'yı betimlerken:


"Denize bakmayan, ama ferah, çok ferah bir evin salonu gibi bir yer Ankara. Sakince bekliyor insan o şehirde. Geleceğinin çok fazla ihtimali yok. Çok beklenmedik şeyler olmuyor orada. Çok sıkıcı olmanın her seferinde kıyısından dönen bir sakinlikte, insanlar yaşayıp gidiyor, caddeden geçip giden diğer insanlarla birlikte kendi geçmişlerini de seyre dalıyorlar."





O günün üzerinden neredeyse 10 yıl geçmiş. M. uzaklarda, soğuk bir şehre taşındı. Ben hâlâ İstanbul'da. O son on yılda onlarca kez yolum Ankara'ya, eve uzandı. Her seferinde aynı sakinliği buldum, buluyorum. Şehre iner inmez beni karşılayan ayaz, hâlâ asık suratlı insanlar, yavaş ilerleyen bir akış, değişmeyen onlarca şey, ama nihayetinde değişmeyen o ev hissi.


Evi bırakıp dönmek zor iş. Ama insan evini yine de bir kaplumbağa gibi sırtına yükleyip götürüyor, nereye giderse gitsin.

Şubat 06, 2026

"...
Yeni bir ülke bulamazsın
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir..."

Kuşkusuz Kavafis bu dizeleri başka bir şehre yazdı. Hep arkasından gelen, denizi, rüzgarı bol bir şehre. Ankara'ya değil.

Saat sabahın 5'i. Bir dinlenme tesisinin soğuk bir masasında sıcak, iki bardak çay. Arkamda o sevmediğim şehri bırakıp yine yola düşmüşüm. Nereye? İçinde yaşayanlar, onu anlayanlar dışında kimsenin sevmediği bir şehre doğru. Denizsiz, soğuk bir şehir. Ankara. Yakamdan düşmeyen Ankara.

Ömrümde ilk kez ayaklarım geri geri giderek vardım Ankara'ya. Korktum. İnsan sevdiklerini kaybetmenin korkusunu hep içinde büyütüyor, yaşına, yaşadıklarına rağmen o korku hep bir filiz: hep büyüyen. Neyse ki korkularım bu sefer beni esir almadı. Ancak ardından gelen koca bir yüzleşme. O şehirden, o evden, yaşadığım evlerin arasında en çok "evde" hissettiğim o evden artık kopacak olmanın gerçekliği. Seni de bir gün arkamda bırakacağımı nereden bilebilirdim ki gri, soğuk şehir? "Nereye gitsem arkamdan geleceksin"

Koşarak bir yere varmaya çalışan, ama sürekli tökezleyen, yürümeyi yeni öğrenmiş çocuğun adımlarıyla geçip gitti günler. Nihayetinde bu hiç sevmediğim şehre geri döndüm. Arkamda bozkır, aklımda o uzun, geniş caddeler. Her sabah başka bir güzellikle aydınlanan gökyüzü. Sevdiklerim...

İnsan bir şehirle bozuşur mu?


"...
Dur, daha gitme yolumuz uzun
Zamanı gelir elbet başka kalplere dokunuruz
...
yine
Gökyüzünde buluşuruz, Ankara'yla bozuşuruz"

Seni özleyeceğim Ankara. Çok özleyeceğim.