Yine Mart.
Yine beklemeler,
yine dalda çiçek,
denizde vapur dalgası,
yine şiir,
yine söz.
Son birkaç yılın bu günlerini hep bekleyerek geçirmişim. Evdeki çiçeğin açmasını, havanın ısınıp içimi de ısıtmasını, yolculuklara çıkmayı, sevdiklerime kavuşmayı bekleyerek. İlkbaharı beklemişim belki de en çok. İlkbahar, yazın habercisi. Sanmışım ki ilkbahar gelecek, içim çiçek açacak, sonra biraz daha gözümü ufka dikip yazı bekleyeceğim. Yaz gelecek ve sonsuza kadar mutlu olacağız.
Her hikaye mutlu sonla bitmiyor.
Çoğu hikaye mutlu sonla bitmiyor.
Bu iklimde, bu şehirde, bu yaşımda ben bunu nihayet kabul edebiliyorum. Beklemekle bir yere varılmadığını, yola çıkmak gerektiğini, ama yola çıksam da o yolun yokuş olabileceğini ve yine, yeniden yorulacağımı. Yokuşla bir alıp veremediğim de yok aslında. Ömrümün çoğunu geçirdiğim iki kentin de bol yokuşlu yollarını yürüdüm ne de olsa.
Yine bitmez bir yorgunluk üzerimde.
Koşup kavuşamamanın yorgunluğu bazen.
Bazen içini dökememenin,
Bazen de bekleyip de istediklerini duyamamanın yorgunluğu.
O çok beklediğim günlerin bir türlü gelmemesi belki de.
Oysa biz, bugüne dek hep bir yolda olma haline inanmadık mı? Bir direnmeye, bir tutunmaya, ayak diremeye.
Ama insan en çok direndiği yerden, tutunduğu daldan vuruluyor.
"söyle ben saçlarımı kestirirsem ne olur
bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur"
"sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
...
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar"
Anneler, şiir ve Turgut Uyar kaçar gibidir.
Yine de, iyi ki şiirler var.

