Bundan yıllar önce, Beyoğlu'nda, salonu Haliç'e bakan bir evde M.'ye şöyle demiştim, Ankara'yı betimlerken:
"Denize bakmayan, ama ferah, çok ferah bir evin salonu gibi bir yer Ankara. Sakince bekliyor insan o şehirde. Geleceğinin çok fazla ihtimali yok. Çok beklenmedik şeyler olmuyor orada. Çok sıkıcı olmanın her seferinde kıyısından dönen bir sakinlikte, insanlar yaşayıp gidiyor, caddeden geçip giden diğer insanlarla birlikte kendi geçmişlerini de seyre dalıyorlar."
O günün üzerinden neredeyse 10 yıl geçmiş. M. uzaklarda, soğuk bir şehre taşındı. Ben hâlâ İstanbul'da. O son on yılda onlarca kez yolum Ankara'ya, eve uzandı. Her seferinde aynı sakinliği buldum, buluyorum. Şehre iner inmez beni karşılayan ayaz, hâlâ asık suratlı insanlar, yavaş ilerleyen bir akış, değişmeyen onlarca şey, ama nihayetinde değişmeyen o ev hissi.
Evi bırakıp dönmek zor iş. Ama insan evini yine de bir kaplumbağa gibi sırtına yükleyip götürüyor, nereye giderse gitsin.

