Ocak 19, 2026

saudade.

Hayatımızın belirli bir döneminde biri tarafından çok sevildiğimizde, dönüp dolaşıp o sevgiyi aradığımızı düşünmeye başladım. Bu sevgi ya da bir başka açıdan şefkat ilişkisi, sadece aşk veya birlikte olma hali için geçerli değil. Dostluklarda da bunu arıyor görünüyoruz. Hayatımızın bir noktasında yolumuzun kesiştiği insanlar, bizi öylesine çok sevip, içimizi öyle çok ısıtıyorlar ki hep o sevginin, o sıcaklığın peşine düşüyoruz. Buluyoruz da belki. Ama kalbimizin ipleri öyle kırılgan ki bir sözle, bir bakışla incinir, devrilir gibi.

Bugünlerde Ulus'un videolarını izler oldum, tekrar tekrar. Şöyle anlatıyor Ulus: "Ben birini ya da bir şeyi severken, onun sevmiş olduğunu bildiğim şeyi de seveceğim, onun sevdiği şeyi de seveceğim... Söylediği şey şu Spinoza'nın: Bir zamanlar ona haz vermiş şeyi anımsayan biri, ona ondan ilk kez haz duyduğu zamanki koşullar altında sahip olmaya devam etmek isteyecektir."

Yani o günlere dönmeye özlem, istek duyacaktır. Bu "nostalgia" hissini, gerçekleşmemiş bir geleceğe özlemle de yan yana getirebiliriz elbette: "saudade"

Bizi bir zamanlar yükseklere, bulutlara çıkaran o hislere özlemle, onların artık geçmişin birer hatırasına dönüşmüş olmasına karşı duyduğumuz hüzün birleşiyor böylece.

O geçmiş, o anılar yolumuza çıkacak mı yine?

O çocukluk, gençlik, o şehirler, meydanlar, kilise bahçeleri, vapur güverteleri... Neden bu kadar uzaktalar artık?

"Birisinin bir daha hiç gelmeyecek olması, bir şey söylemeyecek olması, asla tek bir adım atmayacak olması, ne yakınımıza ne uzağımıza doğru, bize bakmayacak, gözlerini başka yöne çevirmeyecek olması... Kim bilir buna nasıl dayanıp sonrasında bunu nasıl atlatıyoruz?"




Ocak 07, 2026

il gioco del rovescio

İnsan bazen anlamaz ne yaşadığını, bilmez. Yaşadığı anı kaçırır, belki o yüzden romanlara şöyle bir ilk cümle ile başlar yazar: "Hayatımın en mutlu günüymüş, bilmiyordum."


Bazen de durum tam tersidir. O "an"ın içindeyken ne kadar mutlu olduğunu bilir, akan zamanı durdurmak ister içten içe. Ve vakit geçtikte, o "an" vapurun boğazda süzülerek geçip gittiği gibi ilerledikçe, mutlulukla karışık bir hüzün dolar insana. Birkaç saat sonraki dönüş yolculuğunu düşünür, vapurun son iskeleye varışını, iskeledeki çiçekçi kadınları, etraftaki renk cümbüşünü, akşamın gürültüsünü ve tatlı esintisini. O mutlu gün de diğerleri gibi son bulacaktır nihayetinde. Tüm bu duyguları yüreğine bastırır sıkıca bir Ocak akşamı. Nihayetinde eve dönülecektir ama akılda hep o sorularla:

"Ev bir yer midir yoksa bir his mi? İnsan evini nerede bulur, nereye kurar, nerede evde hisseder? Ev, mutluluk gibi zaman ve mekân tanımıyor olabilir mi?"




Vapur iskeleye yanaşır. Yolcular vapurdan iner usul usul, eve varma uğraşına girer çoğu. Aralarında eve gitmek istemeyenler de çıkar ara sıra. Son bir kahve, çay içilir, son bir sofraya oturulur yeniden. Sonra veda zamanı yaklaşır yine. Bir zorunluluk hissi. Eve dönmeye dair.

İçlerinden biri yeniden aynı soruyu sorar:

"Ev bir yer midir yoksa bir his mi?

Neresi sahi ev? İnsan nereye sığınır, nerede huzur bulur?
Şart mıdır dört duvar ya da bir çatı?"

Son kahveler, son sigaralar içilir. Masa toplanır. Gün biter.

"Belki de hayatımın en mutlu günüydü."