Hayatımızın belirli bir döneminde biri tarafından çok sevildiğimizde, dönüp dolaşıp o sevgiyi aradığımızı düşünmeye başladım. Bu sevgi ya da bir başka açıdan şefkat ilişkisi, sadece aşk veya birlikte olma hali için geçerli değil. Dostluklarda da bunu arıyor görünüyoruz. Hayatımızın bir noktasında yolumuzun kesiştiği insanlar, bizi öylesine çok sevip, içimizi öyle çok ısıtıyorlar ki hep o sevginin, o sıcaklığın peşine düşüyoruz. Buluyoruz da belki. Ama kalbimizin ipleri öyle kırılgan ki bir sözle, bir bakışla incinir, devrilir gibi.
Bugünlerde Ulus'un videolarını izler oldum, tekrar tekrar. Şöyle anlatıyor Ulus: "Ben birini ya da bir şeyi severken, onun sevmiş olduğunu bildiğim şeyi de seveceğim, onun sevdiği şeyi de seveceğim... Söylediği şey şu Spinoza'nın: Bir zamanlar ona haz vermiş şeyi anımsayan biri, ona ondan ilk kez haz duyduğu zamanki koşullar altında sahip olmaya devam etmek isteyecektir."
Yani o günlere dönmeye özlem, istek duyacaktır. Bu "nostalgia" hissini, gerçekleşmemiş bir geleceğe özlemle de yan yana getirebiliriz elbette: "saudade"
Bizi bir zamanlar yükseklere, bulutlara çıkaran o hislere özlemle, onların artık geçmişin birer hatırasına dönüşmüş olmasına karşı duyduğumuz hüzün birleşiyor böylece.
O geçmiş, o anılar yolumuza çıkacak mı yine?
O çocukluk, gençlik, o şehirler, meydanlar, kilise bahçeleri, vapur güverteleri... Neden bu kadar uzaktalar artık?
"Birisinin bir daha hiç gelmeyecek olması, bir şey söylemeyecek olması, asla tek bir adım atmayacak olması, ne yakınımıza ne uzağımıza doğru, bize bakmayacak, gözlerini başka yöne çevirmeyecek olması... Kim bilir buna nasıl dayanıp sonrasında bunu nasıl atlatıyoruz?"