Ocak 23, 2016

Telefonun ucunda o bildiğim ses. Bir sesi bilmek, konuşurken hissettirdiği o "sanki sadece bir haftadır tanışıyormuş hissi"yle müthiş ters orantılı. Fakat o sesi bilmenin verdiği, gitgide çoğalan, büyüyen mutluluk. Duraksadığında, nefes aldığında, öksürdüğünde kesilen sesinin dahi tüm boşlukları  doldurması.
Yine bir akşam, içimdeki ormanları büyütüyordu. Tıpkı bir yaz akşamı, "akşam dörtten sonra" bir yaz gününde, masada, sokakta, kanepede, yan yana, diz dize veya karşı karşıya ama hep yan yana olurken içimdeki ormanları dur durak bilmeden büyüttüğü gibi.

Öyle esenlik senin sesin.


Tereddüt ederek bir cümle kuruyorum o akşam:
"Bana aldığın ilk kitap bu." 
"Sana verdiğim ilk kitap bu, aslında. Biliyorsun satın almadım, emek verdim o kitaba."


İki akşam önce, Kadıköy'de erken bir masa, iki bardak çay, biraz tütün. Adam eğilip çantasından az kalsın unutulacak bir kitap çıkarıyor. İki akşam sonra kadının telefonda bahsedeceği kitap bu. Adamın iki ay boyunca yayınevindeki emeğinin karşılığını alıyordu kadın eline, küçük bir çocuk ürkekliğinde. Nasıl da sıcacık adamın gözlerinin içi. Kadıköy'de, sokakta, masada, Üsküdar'da, evde, deniz kenarında, kaldırımda, minibüs durağında, yokuş başında, apartman aralığında, bankta, köşe başında, bir akşam vapurunda, tüm buluşmalarda ve tüm ayrılıklarda sıcacık gözleri. Küçücük gözlerinin sıcaklığı büyüyor, büyüyor, içini ısıtıyordu kadının.

Her sokak başına bir yaz akşamı uğruyordu kış ortası.