İstanbul'a döneli üç hafta oluyor. Sırt çantasındaki yolculukta biraz yorulan vişne reçeli azalıyor, günler de azaldıkça. İnsanlar azalıyor. Veda etmeye alışmamakta ısrar ediyorum. Bir şarkı çalıyor. İtalya'dan dönünce, baharda, Yunanistan'a gidelim! "Baharda yine geliriz."
İtalyan Konsolosluğu, Tomtom Kaptan Sokak'ta. İki sabah üst üste, sabaha günaydın diyerek kapısını aşındırdım konsolosluğun. Geçen hafta da vizeyi alıp yokuş aşağı sırıtarak koştuğumu görmediniz, kaçırdınız. Vize belgeleri azıcık uğraştırsa da pasaportu havaya sallarken hissedilen mutluluğa değdi. Geriye ne kaldı? Gözüm yol çekiyor. Beş aylık bir bavul hazırlayıp bir uçağa binip gideceğim bir pazartesi günü. Ve yine sabah. Sabah denilse, bir şiir yazılsa. Üç kere "Gidiyorum" diye uyansam.
Ardımı düşünüyorum. Olmayan bahçeyi, evi. Kalıp bekleyecekleri, küçük aileyi. Kedileri düşünüyorum, eski zaman sözlerini. "Sen de gidiyorsun, benim kimsem kalmıyor." Kalbimde acıyla gidiyorum, kalbimde sevinçle. Her şey yine benim kalbim oluyor.
Eylül bitiyor. Eylül kocaman bir "Hadi eve dönelim, çay içelim" ayı. Eve döndük, bir bardak doldurduk, içtik ve bize biraz müsaade.
